
Bu Dünya Kupası’nı ‘iyi’ olarak nitelendirebilmem için, ömrümde daha önce hiç futbol seyretmemiş olmam gerekir. Bir süredir turnuvayı Amerika Birleşik Devletleri’nde, yani bizzat olay yerinde yakından takip ediyorum. Ne yazık ki ekran başında önümüze servis edilen parıltılı dünya ile sahadaki, sokaktaki yalın gerçeklik arasında dağlar kadar fark var. Sosyal medyanın abartılı hikayelerini çıkardığınızda, geriye endüstriyel hırsların altında ezilen, nefessiz kalmış bir oyun kalıyor.
42 DERECE SICAKLIKTA TAKTiK ARAMAK!
Bir turnuvayı, iklim şartlarını tamamen göz ardı ederek sadece taktik tahtası üzerinden okumak, her şeyden önce oyunu oynayanın ‘insan’ olduğu gerçeğini reddetmektir. Arizona’da milli takımı takip ederken, dışarıda taksi beklediğim o 5-7 dakikalık sürede bile sıcaktan nefes alamayıp kendimi eve zor attığımı hatırlıyorum. Aynı boğucu tablo New York’ta da, diğer bölgelerde de mevcuttu. En son Miami’de oynanan İngiltere-Norveç çeyrek final maçına bakın; kâğıt üstünde 42 derece olan sıcaklık, nem ve hissedilen oranlarla birleştiğinde adeta bir işkenceye dönüştü.
En güncel haberlere ve son dakika gelişmelerine Google üzerinden anında ulaşmak için bizi favorilerinize ekleyin.
kaynak olarak ekleyin
Şimdi siz ekran başında oturmuş, “X takımı rakip savunmayı neden açamıyor?” diye düşünüyor olabilirsiniz. Oysa o takımın sahada boğuştuğu ilk şey rakip stoperler değil, o nemli ve boğucu havadır. Sıcaktan pas yapamayan, ayakta duracak dermanı kalmayan takımlardan nasıl bir taktiksel olgunluk, nasıl bir futbol estetiği bekleyebilirsiniz?
TAKIMLAR SADECE iKLiMLE DEĞiL BOYLAMLARLA DA MÜCADELE EDiYOR
“Sakın bu maçı Fransa üzerinden bir dominasyon olarak okumayın, inanılmaz bir sıcak var ve ben ölüyorum.”
New York’taki Fransa-Paraguay maçı öncesinde sosyal medyadan tam olarak bu cümleleri paylaşmıştım. Nitekim o sıcakta maç izlenmeyeceğine kanaat getirip stadyuma girmekten son dakikada vazgeçtim. Takatim yetseydi stat dışında 100-200 metre kadar koşacak, ne hale geldiğimi videoya çekip insanlara robot değil, insan izlediklerini kanıtlamak isteyecektim. Üstelik bu takımlar sadece iklimle de savaşmıyor; devasa bir kıtada boylamlarla baş ediyorlar, jetlag ile mücadele ediyorlar. Her eyalette saat değişiyor, her bölgede gün ve rakım farklılaşıyor.
Zaten sezon boyunca kulüplerinde 60 maça çıkmış elit futbolcuların sırtına bir de bu coğrafi yükü bindirmenin, 48 takımlı bir kaos yaratmanın kime ne faydası vardı?
HiKÂYE ANLATICILIĞI DEĞiL ‘HiKAYE SATICILIĞI’
Ben hikaye anlatıcılığını severim; meslek hayatım boyunca da bu damarı beslemeye çalıştım. Ancak ‘hikaye anlatıcılığı’ ile ‘hikaye satıcılığı’ arasında ahlaki bir sınır vardır. Bu turnuvada ilk günden beri uyduruk, pespaye ve gerçeğe uzak ama duygusallığı sömüren bir pazarlama stratejisi izliyoruz. Turnuva, bilerek ve isteyerek abartılı hikayelerle olduğundan daha büyük, daha coşkulu gösterilmeye çalışılıyor. Çünkü içi boşalan oyunu, dışındaki yalanlarla süslemek zorundalar.
SEYiRCi REKORU MU TURiZM ÇEŞiTLiLiĞi Mi?
Amerika’da fan zoneları (taraftar alanları) gezdim; bomboştu. Evet, stadyumlarda seyirci rekorları kırılıyor olabilir ancak bu bir futbol başarısı değil, bir turizm başarısıdır. Amerika müthiş bir turizm cazibe merkezi; parası ve vakti olan herkes bu turnuvayı vesile edip biletini aldı. Peki, yerel halk yani Amerikalılar bu oyuna ne kattı? Sıfır. Durumu net gözlemlemek için turnuva esnasında bir beyzbol maçına gittim. Hava yine çok sıcaktı; aynı saatlerde İngiltere, Gana karşısında hem sıcakla hem rakip savunmayla ecel terleri döküyordu. Beyzbol maçına binlerce yerel insan akın ederken, Dünya Kupası fan zone’larındaki insanları elimizle sayabiliyorduk. Eğer Meksikalılar, Latinler veya göçmen topluluklar olmasa ülkede turnuva heyecanından söz edemezdik. Bölge halkının oyunun ruhuna zerre katkısı yok.
DÜNYA KUPASI MiRASI
Futbolu güzelleştiren ve nesilden nesle aktaran şey, bir çocuğun hafızasındaki Dünya Kupası mirasıdır. Çocuk orada ülkeleri, renkleri tanır; ikonlara bakıp oyuna aşık olur. Şimdi biz, Amerika’nın “soccer’laştırdığı”; devre aralarındaki şovlardan sumo güreşi gösterilerine, finaldeki dev konserlerden popüler kültür ögelerine kadar her şeyi barındıran ama içinde ‘futbol’ olmayan bir şey izliyoruz.
Dünyanın farklı noktalarında uyku saatine denk geldiği için maçı kaçıran ya da ekran başında sıcaktan yürüyemeyen takımları izleyen bir çocuğa, bu oyunun ‘güzel oyun’ olduğunu hangi argümanla anlatacağız?
GELECEĞE DAiR ENDiŞE
FiFA’nın kendi kasasını doldurmak için sıklaştırdığı, genişlettiği ve niteliksizleştirdiği bu turnuvadan geriye ne kalacak? Turnuvanın sonuna yaklaştıkça futbol adına ciddi bir endişe taşıyorum. Korkarım ki turnuva bittiğinde elimizde hatırlanmaya değer tek bir taktiksel devrim veya samimi bir hikaye kalmayacak. Ve tüm bu estetik yıkımın baş aktörünün bizzat futbolu korumakla görevli olan FIFA olması, oyuna dair geleceğe yönelik tüm ümitlerimi baltalıyor.

